Mustafa Ayaz: Türkiye’de sanat yeterince anlaşılmadı

15.05.2021
Mustafa Ayaz: Türkiye’de sanat yeterince anlaşılmadı

Çağdaş Türk Resim Sanatı’nın usta ismi Mustafa Ayaz, gerçeğe dönüştürdüğü hayalini, ilham kaynaklarını ve merak edilenleri MAG Genel Yayın Yönetmeni Beril Çavuşoğlu ile gerçekleştirdiği özel röportajında anlattı. 

Usta resim sanatçısı Mustafa Ayaz, resim sanatında altmış beş müzede on ikinci yılını kutluyor. Çağdaş resim sanatına ve gerçeğe dönüştürdüğü hayali Ayaz Müze’si ile ilgili merak edilenleri MAG Genel Yayın Yönetmeni Beril Çavuşoğlu’na anlattı.

 

Sanatı, “Ferhad ile Şirin’in dağı delip birbirilerine ulaşmasıdır” şeklinde yorumlayan usta sanatçı Mustafa Ayaz, özel röportajında Türkiye’de sanatın anlaşılmadığına vurgu yaptı. Yöneticilerin de halkın da sanatı yeterince kavramadıklarını belirten Ayaz, “ Büyük Atatürk’ün söylediği bir laf var; o da: “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri koparılmış demektir.” Bunu şöyle kanıtlıyorum. 2. Dünya Savaşı’nda Amerikalılar bakıyorlar ki bizim bir ayağımız eksik. Amerika’da makinalar, uzay şeyleri yapılıyor ama sanatçı yok. Geliyorlar Amerikan sanatı daha farklı bir noktaya gelsin diye Avrupa’dan, Rusya’dan kaçan sanatçılara yüklü miktarda paralar vererek Amerika’ya transfer ediyorlar. Şunu kavramamız lazım; sanat toplumun bir parçasıdır. Eğer sanat yoksa o toplum geri kalmıştır ve henüz gelişme aşamasını tamamlayamamıştır. “Sanata ne gerek var” dediğiniz zaman geri kalmış bir ülke oluyoruz. Toplum henüz bu işi kavramış değil ben öyle görüyorum. Müzeler de hak ettiği değeri görmüyor” diye konuştu. Sanatın öğretilemez ve öğrenilemez olduğunu paylaşan usta ressam Mustafa Ayaz, “Kişi kendine özgü bir sanat dünyası yaratmamışsa sanatçı olamaz. Sanatçı olmak isteyenler her türlü öğretiden uzak olmalı. Kalıp haline getirilen öğretiler gençleri yozlaştırmaya zorluyor. Özgün kişilik belirtisi olmayanlar da toplum tarafından kabul görmüyor ve kısa zamanda siliniyor” dedi.

 

Sanatçı Mustafa Ayaz’ın hikâyesini dinleyebilir miyiz?

Trabzon Kabataş Köyü’nde doğdum. Beş kardeşiz. Beş kardeşimden hiçbiri okumadı, en büyük ağabeyim beni okumaya teşvik etti. Ailenin okuyan tek çocuğuyum. O dönemde köyümüzde okul olmadığı için kasabaya gidiyorduk. Okula başlamak istediğimde on yaşımdaydım ve beni yaşımdan dolayı okula alamayacaklarını söylediler. Ağabeyim de duruma müdahale etti ve beraber nüfus müdürlüğüne giderek yaşımı küçülttük. Erzurum Köy Enstitüsü’nde beş yıl okudum. Orada eğitim görürken Türkçe öğretmenim “İçinizde güzel resim yapan varsa anlattığım Osman Kaftan portresini anlatıldığı şekilde resmetsin” dedi. Bunun üzerine ben ve arkadaşım Ali Candaş resmi çizip hocaya verdik. Sonra çizimlerimizi müdüre gösterdiler. Müdür de çok beğenince beni ve arkadaşımı Burhan Alkar’ın önderliğinde İstanbul Resim Semineri’ne gönderdi. Oradaki yarışmayı da kazandık. Üniversite son sınıftayken 59. Devlet Resim Sergisi’ne resim verdim. Gazi’de resim satmaya başladım. Sonra asistan oldum. Avrupa’ya öğrenci gönderilecekti, sınava girdim kazandım ancak evliydim ve çocuklarım vardı onları bırakamazdım bu nedenle kariyerime hep Türkiye’de devam ettim.

 

Dünyanın ve Türkiye’nin sayılı sanatçılarından birisiniz. Kendinizi nasıl bir yerde görüyor ve değerlendiriyorsunuz?

Üniversitedeyken iş derslerimiz vardı. Hocamız atölyenin anahtarını bize verirdi. Orada çok değişik çalışmalar yapardım. Hatta bir keresinde bir kutu tasarladım, öyle bir hale getirdim ki o dönemin valisine kadar herkese sunuldu. Yaptığım işleri herkes takdir ediyordu. O yüzden hep mutlulukla çalıştım. Benden sonra buranın devam edebilmesi için de sürekli çalışıyorum, çizimler yapıyorum. Zaten modern, çağdaş düşüncedeki insanların sanatı bırakacağını düşünmüyorum bu nedenle benim eserlerim en az elli sene daha gider. Burayı korumak öncelikle sanatçıların ve sanatseverlerin görevi. Ressam Adnan Turani bir açılışta müze için “Burayı Ayaz yaptı. Ayaz’cığım sen çok kadirşinas bir adamsın” demişti. Onun bu sözleri bana yetiyor. Çünkü Adnan Turani, ben daha öğrenciyken ne kadar çalışkan olduğumu görmüştü.

 

Bütün hayatınızı, birikimlerinizi ve olanaklarınızı vakfettiğiniz, dünya çapında örnek gösterilecek bir müze hayata geçirdiniz. Müzenizi kurmaya nasıl karar verdiniz? İlk günkü ihtişamıyla önemini ve güzelliğini yitirmeden hala nasıl ayakta durabiliyor?

Sattığım resimlerden para kazanmaya başlayınca bir birikimim olmaya başladı. Sonrasında bir emlakçı bana güzel bir arsa buldu. Şirket tarafından satılık olan bu arsayı almak için emlakçı şirketin müdürü Meral Bakır’a “Bir ressam var bu arsayı almak istiyor adı Mustafa Ayaz” demiş. Hanımefendi adımı öğrenince benden resim aldığı ortaya çıktı. Ben de “Burayı bana verin duvarlarınıza resim yaparım” dedim. Onlar da kabul edip verdiler. Arsayı aldığımda mutluluktan uyuyamamıştım. Aylarca arsa üzerine neler yapabileceğimi düşünüp durdum. Sürekli projeler çizdim ve sonunda istediğimi yaptım. Böylece Atatürk’e olan borcumu yerine getirdim. Eğer köy enstitülerine girmeseydim okuma şansım olmayacaktı. Ben Atatürk’ün kurduğu kurumlar sayesinde buralara kadar geldim ve borcumu bu müzeyi kurarak ödedim. Müzeye, dünyanın dört bir yanından insanlar geliyor ve görünce şaşırıyorlar. Amerika Büyükelçisi gibi birçok önemli isim tarafından da ziyaret edildi. Kolombiya’dan resim kursuna gelenler bile var.

 

Sanat hayatınızda 65. müzecilikte ise

  1. yılınızdasınız. Resim yaparken nelerden

ilham alıyorsunuz, süreç nasıl ilerliyor?

Ben ne figüratif ne de soyut bir ressamım. Kalemi elime alıyorum ve tuvale, kağıda çiziyorum. Uçsuz bucaksız bir ormana gidiyor asla geriye dönmeden, hiç durmadan yürüyorum. Resimlerimi yaparken ana figürü koyuyorum sonra etrafını çizmeye başlıyorum. Ben tuvali elime aldığımda nereden, nasıl başlayacağımı kafamda toparlıyorum sonra devam ediyorum. Bir duvar örer gibi küçük, büyük taşları sırayla ve özenle diziyorum sonra ortaya kusursuz bir eser çıkarıyorum. Sanat, dağları yiyip bir damla bal özümlemektir. Bir başkasının resmine özenmeyeceksin. Aynayı karşına koyacaksın ve kendi kendini yaratacaksın. Herkesin kendine özgün bir tarzı vardır. Eserimi kendime göre düzenliyorum.

 

Sanatın bir meslek ya da yaşam biçimi olarak tercih edilmesine engel olan düşüncelerin kırılması adına sanatçıya ve topluma düşen görevler nelerdir?

Türkiye’de sanat yeterince anlaşılmadı. Yöneticiler olsun, halk olsun yeterince kavramış değil. Ben şöyle küçük bir örnek anlatacağım. Büyük Atatürk’ün söylediği bir laf var; o da: “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri koparılmış demektir.” Bunu şöyle kanıtlıyorum. 2. Dünya Savaşı’nda Amerikalılar bakıyorlar ki bizim bir ayağımız eksik. Amerika’da makinalar, uzay şeyleri yapılıyor ama sanatçı yok. Geliyorlar Amerikan sanatı daha farklı bir noktaya gelsin diye Avrupa’dan, Rusya’dan kaçan sanatçılara yüklü miktarda paralar vererek Amerika’ya transfer ediyorlar. Şunu kavramamız lazım; sanat toplumun bir parçasıdır. Eğer sanat yoksa o toplum geri kalmıştır ve henüz gelişme aşamasını tamamlayamamıştır. “Sanata ne gerek var” dediğiniz zaman geri kalmış bir ülke oluyoruz. Toplum henüz bu işi kavramış değil ben öyle görüyorum. Müzeler de hak ettiği değeri görmüyor.

 

Sanata ve sanatçıya ilişkin olarak bir açıklama yapılacak olsa bu iki kavramı nasıl açıklarsınız?

Bana “Hocam sanat nedir?” diye soruyorlar. Sanat, Ferhad ile Şirin’in dağı delip birbirlerine ulaşmasıdır. Sırf para kazanayım, sergi açayım diye olmaz. Özgün olanlar ve kendi kişiliğini resme yansıtanlar kalıyor. Bir insanın mayasını resme dökmesi çok önemli. Az önce belirttiğim gibi:: “Sanat dağları yiyip, bir damla bal özümlemektir”. Çok çalışmak gerekiyor. Kişi kendine özgü bir sanat dünyası yaratamamışsa, sanatçı olamaz. Sanatçı olmak isteyenler, her türlü öğretiden uzak olmalı. Sanat öğretilemez ve öğrenilemez. Kalıp haline getirilen öğretiler gençleri yozlaştırmaya zorluyor. Özgün kişilik belirtisi olmayanlar da toplum tarafından kabul görmüyor ve kısa zamanda siliniyorlar.

 

YAZAR BİLGİSİ
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.